Dünya Gazetesi – Tarih:03.06.2016
.

Biorezonansı arkadaşımdan duymuştum; klasik tıp tedavisi sürerken bir yandan da biorezonans seanslarına devam eden genç arkadaşımızın kanserin – üstelik ikinci defa – üstesinden geliyor olması, başta mesafeli yaklaştığım bu tedaviye merakımı artırmıştı.

ÇİĞDEM SİRKECİ

Geçtiğimiz ay yayınlanan Dr. Sinan Akkurt’un Biorezonans kitabı bu yüzden de çok ilgimi çekti. Akkurt, Türkiye’de biorezonans tedavisi uygulayan birkaç doktordan ve belki de en ünlülerden biri. Kendisi bu kitabı yazış nedenini, yurtdışında oldukça tanınan ancak Türkiye’de hak ettiği değeri görmediğini düşündüğü biorezonansı daha geniş kitlelere duyurmak olarak dile getiriyor.

Alternatif tıbba hep merak duyduğunu belirten doktorun biorezonans üzerine çalışmaları, kız kardeşi ve annesinin aynı dönemde kansere yakalanması nedeniyle başka bir boyut kazanmış. Normal tıp tedavisi devam ederken, tamamlayıcı tedavi olarak biorezonans seansları uygulayarak her iki yakınının da kanseri yenmelerine aracı olmuş. Sonrasında, yaşadığı bu zor deneyimden kazandıklarını diğer hastaların tedavilerinde kullanmaya başlamış.

Dr. Akkurt, titreşim tıbbının bir parçası olarak gördüğü biorezonansın çalışma mantığını şu şekilde açıklıyor: Gerek genetik gerekse çevresel koşullarla frekansı etkilenmiş/bozulmuş organları tespit edip iyileştirmek.

titreşim deryasında yol almak
Sinan Akkurt’ a göre hepimiz bir titreşim deryasında yol alıyoruz. Her bir hücremizin, her bir duygumuzun, dünya üzerindeki her şeyin ve tabii hastalıkların, virüsler ve bakterilerin de bir frekansı var. Bir bakteri vücudumuza girdiğinde bizim biofiziksel frekansımızı bozuyor. Titreşim tıbbının en yeni üyesi biorezonans – en eskisi akupunktur olarak biliniyor – vücuttaki frekans aralıklarının bozuk olduğu alanları düzelterek hastalıkları iyileştiriyor. Akkurt, biorezonans cihazlarının tarihçesine de değinirken, tedavinin başarı sağlamasında kilit noktalardan birinin iyi bir cihaz ve iyi bir uygulayıcının varlığı olduğunu belirtiyor.

Kitabın ilerleyen bölümlerinde biorezonansın hangi hastalıkta nasıl uygulandığı ele alınıyor. İlk olarak kansere yer vermiş Dr. Akkurt. Kanserin ne olduğunu, vücutta nasıl ilerlediğini açıklamış. Akkurt’un gözlemlerine göre genetik, çevre etkilerinin yanı sıra çözümlenmemiş iç çatışmaların eklenmesiyle yüklenen insan bedeni – Akkurt ruhsal ve duygusal yaşanmışlıkların da somut etkileri olduğunu iddia ediyor – bir şok ya da ani bir travma ile birdenbire çökerek kansere yakalanıyor. Biorezonans tedavisinde hasta bilinçaltı tedavisi de ile de destekleniyor. Meditasyon, yoga ve olumlu düşünmenin gücü öğütleniyor.

alerji de anlatılıyor

Alerji ile ilgili kısımda, klasik tıbbın alerji tespitinde yetersiz kaldığından dem vuruyor Akkurt. Bu başlık altında değindiği birkaç önemli nokta var. Bunlardan ilki gıda intoleransları, diğeri inek sütü ve genetiği değiştirilmiş gıdalar.

Biorezonans, bunların dışında ruhsal rahatsızlıklar, eklem ve kas hastalıkları, ağrı ve hormonal hastalıklar ve hatta immün sistem rahatsızlıkları ve obezite tedavisinde bile kullanılıyor. Biorezonansla birlikte psikolojik kinezyoloji, hamerfokus ve bach çiçekleri gibi farklı destek tedavileri de gündeme gelebiliyor. Akkurt kitabında bu tedavilerden de bahsediyor.

Kitaptaki son bölüm hastalıklardan korunma adını taşıyor. Stresin, elektromanyetik kirliliğin ve gıda intoleransının sağlımızı olumsuz yönde etkilediğine değinilirken, olumlu düşüncenin gücü bir kez daha vurgulanmış. Kitap nefes egzersizleri ile son buluyor.

Yurtdışında pek çok ülkede saygı gören alternatif tıp tedavileri bizde daha çok klasik tıbbın çaresiz kaldığı durumlarda son çare olarak düşünülse de, başarı örnekleri çoğaldıkça gerek birey olarak bizlerin gerekse sağlık sektörünün bu tedavilere bakışı olumlu anlamda değişecektir diye düşünüyorum.