Parents Dergisi – Tarih:01.10.2016
.

Bir nevi gıda alerjisi olarak nitelenen besin intoleranslarını, Dr. Sinan Akkurt “tamamen doğal beslenemediğimiz için, sürekli tükettiğimiz gıdalara karşı vücudun bir süre sonra tepki göstermesi” olarak tanımlıyor.

Bu tepkilerin başında kilo alımı geliyor; kabızlık, ödem, yemeklerden sonra uyku hali, şişkinlik halsizlik ya da ishal de görülebiliyor… Günümüzün en yaygın 5 besin intoleransını, nedenlerini ve ne yapılmasını gerektiğini Dr. Sinan Akkurt’a anlatıyor.

İnek sütü: İnsan sütünün yapısına en yakın süt öncelikle at sütü (kımız) ve ardından keçi sütüdür. Tabi keçi sütünü daha kolay bulabilirsiniz. İnek sütünün içeriğindeki çok güçlü proteinler nedeniyle sindirimi zorken, keçi sütü çok daha kolay sindirilebilir; hem besler, hem şişirmez. Keçi sütü, laktoz alerjisi ve özel durumlar dışında alerji yapmaz. Ayrıca günümüzde inek sütü artık endüstriyel bir ürün haline gelmiştir. Dolayısı ile inek sütü üretimini artırabilmek için ineklere verilen yapay besin maddelerinin birçoğu da katkılıdır. Ve bu katkı maddeleri de çoğunlukla süte geçer. Fakat keçi öyle değildir. Doğası gereği sürekli gezer, dolaşır, tepelere çıkar ve karnını böyle doyurur. Keçi samanla tatmin olmaz, dolaşmadan süt vermez. Keçi sütü ve ürünleri de böylelikle daha doğal, dolayısıyla daha sağlıklı olur. İnek sütü de organik olmaz mı? Tabi ki olur. Ama orada da inek sütünün proteininin sindirimi açısından zorluğu söz konusudur. Keçi sütünün yağı inek sütündeki gibi topaklanıp üstte birikmez; keçi sütü doğal homojenizedir, sindirimi kolaydır. Mide ve bağırsaklarında sorun olanlar, çocuklar ve yaşlılar için keçi sütü bu açından oldukça avantajlıdır.
Bununla birlikte keçi sütü ve yoğurt, peynir, kefir, tereyağı gibi keçi sütü ürünleri inek sütüne oranla daha pahalıdır. Bugün bir inekten 100 litreye kadar süt almak mümkün iken, bir keçiden en fazla bir litre süt alınabilmektedir. Bu nedenle hem üretimi zahmetli, hem de maliyeti yüksektir. Eğer bütçemiz tüm ürünleri keçi sütü bazlı olarak değiştirmeye elverişli değilse, bu durumda en azından sepetimizde birkaç keçi sütü ürününe yer açarak da bir adım atabiliriz.

Buğday: En sık gördüğümüz intoleranslardan bir tanesi de buğday intoleransıdır. Buğday, üretim tekniği nedeniyle artık eskisi gibi değil. Uzun zaman öncesinde daha hızlı ve daha çok ürün almak istendiği için genetiğiyle oynandı. Eskiden siyez buğdayı vardı. Genetiği değiştiği için artık siyezbuğdayı da çok kullanılmıyor. Buğday işlemle rafine edilip beyaz un halinde kullanılıyor. Dolayısıyla bizim vücudumuz hızlı bir adaptasyona veya mutasyona uğramadığı için, bu genetiği değişmiş ve teknoloji desteğiyle üretilen buğday ununa karşı intolerans geliştiriyoruz. Buğdayın içeriğine biraz bakacak olursak sadece beyaz unun bizim için gerçekten de yeterli bir besin maddesi olmadığını anlayabiliriz. En başta buğdayın en güzel ürünü mineralli vitaminleridir ki bunlar zaten özellikle buğdayın kabuğunda bulunur. Normalde buğdayın kepeği tohumu ve unsu özü vardır. Kepekte lif mineraller ve protein bulunur. Tohuma bakarsak da tohum kısmı yine zengin bir protein vitamin mineral ve antioksidan E vitamini kaynağıdır. Tohum kısmı içinde bulunan yağlardan dolayı iki haftada acılaşabiliyor o yüzden un üreticileri tahılların besleyici tohum kısmını ayırıp una katmazlar. Geriye kalan unsu öz ise nişastalı kısımdır. Nişastalı kısımda teknolojik değirmenlerde öğütülürken aşırı ısınma nedeniyle besin değerini kaybeder. Bu esnada bir takım kimyasallar katılır. Örneğin rafinasyon işleminde klor kullanılır.
Eğer buğday eski buğday olmuş olsaydı buğday kabuklarıyla beraber öğütülse tam buğday olarak kullanılmasının bir sakıncası yoktu. Un yerine tam buğday unu veya diğer tam tahıl unlarını kullanabiliriz. Bunlar buğdayın tamamının öğütülmesiyle elde edilirler. Dolayısıyla besleyiciliği daha yüksektir ve lezzeti daha güzeldir. Hatta taş değirmenlerde öğütülenler çok daha kıymetlidir. Daha kalın da öğütülmüş olduğu için de beyaz una oranla daha geç kana karışır. Bu kan şekeri açısından önemlidir. Diğer çavdar yulaf mısır gibi diğer tahılların da unları da tam tahıldan çekilmiş olarak kullanır iseniz yine vitamin ve mineral değerlerini kaybetmeden daha besleyici olarak kullanabilirsiniz. Her birinin tadı ve besleyici değeri farklıdır.

Şeker: Şeker de yine buğday gibi rafinasyon işleminden geçer, doğal bir ürün değildir. Şeker kamışı yada şeker pancarının öz suyu kireç karbonik asit, klor gibi kimyasal maddelerle işlendikten sonra beyazlatılmış rafine şeker elde edilir. Bu esnada yine şeker minerallerini kaybeder geriye sadece kalori kalır. Şeker sindirilir iken vücutta bulunan değerli birçok vitamin ve minerali de tüketir. Ve bu esnada vücudumuzun asit alkali dengesini bozar. Vücudumuz da bunu dengelemek için sodyum, potasyum, kalsiyum gibi birçok mineral kullanmaya başlar.Sürekli şeker kullandığımızda vücudun bu depoları iyice biter ve kan dengesini sağlamak için bir takım bazı organlarımızdan uzuvlarımızdan (kemik, diş gibi) bu mineraller çekilmeye başlanır ve vücudumuzun zayıf düşmesine sebep olur ve bağışıklık sistemimizi zayıflatır.
Şöyle düşünmeliyiz: İnsanlar için üç ana besin maddesi var, bunlar karbonhidrat, yağ ve protein. Yani şeker dördüncü bir madde değil, ekstra bir ihtiyaç değil. “Şeker ihtiyacımı tatlıdan alayım” diye bir ihtiyaç yok. Bu bizim toplumsal beslenmealışkanlıklarımız ya da psikolojik durumumuzla ilgili. Bir kere bunu bilmemiz ve irademize hakimolabilmemiz gerekli.Yine de her şeye rağmen tatlı krizleri yaşanıyorsa, organik bal ve pekmez ile tatlandırılmış yiyeceklerve stevia bitkisi ile hazırlanmış dondurmadan reçele tüm tatlılar iyi birer seçenek olabilir.

Yumurta: Yumurta intoleransı da en sık görülen intoleranslar arasında. Malum yumurta da buğday, süt, maya gibi birçok gıda maddesinin içinde yer alıyor. Dolayısı ile sürekli tükettiğimiz bir madde. Yumurta zaten başlı başına hassasiyeti oluşturan bir tüketim maddesidir. Bir de bunun üstüne artık buğday ve süt gibi doğal üretilen yumurtaların da azalması sebebiyle vücudumuz için tamamen hassasiyet oluşturan bir madde haline dönüyor. Günümüz toplumunda endüstriyel tekniklerin ve pazarlama stratejisinin gıda maddelerine de girmesi sebebiyle artık daha hızlı ve daha geniş kitlelere gıda maddelerini ulaştırabilmek için üretimi artırma yolları aranmıştır. Bu da doğal yumurtadan bizim köylü yumurtası dediğimiz yumurtadan uzaklaşılmasına sebep olmuştur. Köylü yumurtasının artısı, köyde tavuğun sürekli gezinerek kendisine uygun besini seçerek tüketmesi dolayısıyla yumurtanın da daha doğal, sağlıklı ve organik olmasını sağlamaktadır. Fakat fabrikasyon olarak üretilen yumurtalarda düşünün ki bir-iki metrekarede 20-30 tane tavuğun gezinmeden dolaşmadan çiftleşmeden yaşadığı ve önüne dökülen suni yemle beslenip yaşadığını düşünün. İşte bu tavukların verdiği yumurta ile bizim tükettiğimiz doğal yumurta çok farklı oluyor. Bu yüzden tercihimiz doğal yumurta olmalıdır.

Maya: Maya da vücudumuzda intolerans yaratan bir besin hammaddesidir. Çünkü günümüzde tükettiğimiz birçok gıda mayalanarak yine hızlı şekilde üretilmeye çalışılmaktadır. Gün içinde tükettiğimiz fastfood maddeleri, buğday ve türev maddeler, süt ve türev maddeler hep maya ile hazırlanmaktadır. Ona keza hazır soslar, et suyu tabletleri, turşu, konserve besinler gibi birçok maddede maya bulunmaktadır. Dolayısıyla bizim beslendiğimiz sağlıklı zincir bozulmaktadır. İntolerans kelime anlamıyla zaten tahammül edememedir. Vücudun o maddeye karşı da hassasiyetidir. Siz aynı maddeden sürekli ve çok fazla tüketmeye devam ederseniz vücut o maddeye karşı tahammülsüzlük gösterir. Zaten endüstriyel olan gıdalarda çok kullanıldığı için yani doğal besin zincirinde olmayan gıdalar tüketirsek zaten hassasiyet tüketirsek bir de bunları mayalı tüketirsek direk intolerans kaynağı oluşacaktır.

Son not: Tüm gıda intoleranslarının tespiti ve tedavisinde biorezonans metodundan etkin şekilde yararlanılabilmektedir.