Biorezonans uygulamaları Almanya merkezli olarak Avrupa’da 40 yıldır uygulanıyor. Biorezonans ile henü tanışmadıysanız, öncelikle Avrupa’da yaygın olarak bilinen enerji tıbbı kavramından söz edelim. Enerji doğal bir süreçle bir biçimden diğerine dönüştürülebilir, ancak toplam enerji miktarı değişmeden kalır. .Başka bir deyişle, enerji asla yaratılamaz veya yok edilemez. Bu, koruma enerjisinin yasası olarak bilinen fizik kanunudur. Bu kesin bir yasa ve hiç bir istisnası bulunamamıştır. Enerji tıbbı ise bir tıbbi cihazın veya insan vücudunun ürettiği, enerjinin teşhis edici ve terapötik kullanımı olarak tanımlanır. Enerji tıbbı insan vücudunun hayati sistemlerini koruyan ve tanımlayan; ve duyusal, sindirim, dolaşım ve hareket sürecine güç sağlamak için, iç iletişim için, çeşitli enerji türlerinden yararlandığını kabul eder.

Enerji tıbbı için çok önemli iki fiziki kanun vardır. Birincisi amper yasası; 1826’da Andre Marie Ampere tarafından geliştirildi. Fiziksel bir kanun olarak çok güvenilirdir, 150 yılı aşkın süredir fizik araştırmalarında istisnalar bulunmamaktadır. Amper yasası, 1820’de Hans Christian Orsted tarafından yapılan kazara keşfi ölçmek için tasarlandı. Kopenhag Üniversitesi’nde bir fizik sunumu yaparken Oersted, bir aküden akan elektrik akımının bir devreye alındığını fark etti. Sonuç o kadar güvenilirdi ki; Orsted manyetik alanların bir elektrik akımı taşıyan bir telin her yanından yaydığına ikna olmuş oldu. Başka bir deyişle, elektrik manyetizmaya yol açıyordu. Orsted’in bulgularını, Fransız fizikçisi Andre Marie Ampere, akım taşıyan iletkenler arasında manyetik kuvvetler sunmak için tek bir matematiksel formül oluşturdu. Amper yasası enerji tıbbı için o kadar önemlidir ki, insan vücudunu çevreleyen biyomanyetik alanın kökeni (aura) açıklanmaktadır. En güçlü elektrik alanı kalp tarafından üretilir ve dolaşım sisteminden akan bir akım üretir, bu da iyi bir iletkendir. Amper yasasına göre bu akım vücudun en güçlü biyomanyetik alanını üretir.

İkinci önemli yasa ise; Faraday’ın Indüksiyon Yasası. Elektromanyetik indüksiyon 1831’de İngiliz kimyager ve fizikçi olan Michael Faraday tarafından keşfedildi ve aynı zamanda bağımsız olarak, Amerikalı bir bilim adamı Joseph Henry tarafından keşfedildi. Faraday ve Henry, hareketli bir manyetik alanın bir tel boyunca değmeden dokunarak akım akışı meydana getireceğini keşfetti. Yani, manyetizma elektrik haline dönüştürülebilir. Bu da bize gösterdi ki; daha fazla dönüş yapan bobinler, endüktif etkiyi arttırır. Insan vücudundaki birçok dokunun sarmal bir özelliği vardır ve bu nedenle Faraday ve Henry tarafından keşfedilen fenomeni kullanma imkanına sahiptir.

Ampere Yasası ve Faraday’ın İndüksiyon Yasası’na ilk örnekleri, gecikmiş kırık birleşmesi ve kırık kaynamama diye bilinen iki ciddi tıbbi koşuldur. İyileşme sürecini uyarmak için darbeli manyetik alanların kullanımı ile klasik ve araştırılmış bir örnek sağlanmıştır (Brighton Friedenberg & Black 1979- Basset -1982).

Temel fizik ve biyofizik: Elektromanyetizma ve rezonans

Evrendeki en küçükten en büyüğe kadar tüm nesneler sürekli titreşiyor. Madde, elektronlar ve protonlar gibi yüklü parçacıklardan oluştuğundan, tüm titreşim maddeleri elektromanyetik alanlar yaymaktadır. Daha spesifik olmak gerekirse, durağan yük, bir elektrik alanı ile çevrilidir ve hareketli yük de manyetik alanları ile çevrilidir (amperin devresel yasası).

James Clerk Maxwell (Maxwell, 1865) klasik bir elektromanyetik teori oluşturmak için amperin devresel yasasını ve Faraday’ın indüksiyon yasasını sentezledi. Elektromanyetik dalgalar, ışığın hızında uzayda elektrik alanlarını manyetik alanlara dikey olarak hareket eder. Dalga boyu, alanın tepesine olan mesafedir. Bu sentez bize birçok kolaylığın kapısını açtı; elektromanyetik anahtarlar, garaj kapısı açıcıları, radyo, televizyon ve askeri haberleşme, radar…

Frekans elektromanyetik dalgaların saniyedeki döngü sayısıdır ve Hertz (Hz) ile ifade edilir. Uygun frekanstaki çok zayıf enerji alanları çok terapötik olabilir. Rezonans bu frekans özgüllüğünün sebebidir. Moleküler rezonanslar gibi biyolojik etkiler de frekansa spesifiktir. Bu; insan vücuduna uygulanan frekansları kullanan geniş bir enerji terapisi yelpazesi için hayati önem taşımaktadır; bu sinyaller ister tıbbi cihazlardan ya da diğer yöntemlerden gelsin.

Hücresel sinyalleşme

Hücreden hücreye sinyalleşmenin iki modeli vardır: İlki, hormon veya nörohormonun salgı hücresinden salındığı konvansiyonel model, hücre dışı sıvılar yoluyla rasgele dağılır ve nihayetinde bir doku hücresinde bir reseptörle karşılaşır. Diğeri de; hormonun, reseptörü aktive edene kadar doku sıvıları boyunca veya yüzeyler boyunca ilerlediği bir elektromanyetik alan (foton) yayar ve bu sekresyon hücresine mesaj alındığını bildiren bir dönüş sinyali gönderen fotonik modeldir.

Metabolitler, etkileşim için yavaş rastgele difüzyona güvenmek zorunda değildirler. Hücreler içindeki enzimlerin çoğu çözülmez, ancak bir reaksiyona giren ürünlerin bir otomobil montaj fabrikasındaki adımlara benzer şekilde enzimden enzime kadar uzatılabilmesi için bir araya getirilirler. Bu, biyokimyasal proseslerin son derece yüksek hızlarda çalışmasını sağlar. Birçok kimyager, bu tür hızların çok yüksek olabileceğinden şüpheler ederken, çok az kişi, onları ölçmenin mümkün olduğunu düşündüler. Dikkat çekici bir şekilde, Ahmed Zewail bunu, femtokimya ya da femtosaniye spektroskopisi olarak bilinen bir teknoloji geliştirerek yapabiliyordu. Zewail, başarıları için 1999’da Nobel ödülünü kazandı. Ölçümleri, kimyasal reaksiyonlarda atom hızının 1000 m/s’lik bir tüfek mermisine kıyasla önemli olduğunu gösterdi (Norden, 1999). En hızlı sinirlerin 120 m/s’de iletildiğine göre bu hücreler arası iletimin şeklini bize net anlatıyor.

Bilim adamları, çok küçük enerji alanlarının biyolojik etkilere sahip olabileceği konusunda şüpheyle yaklaşıyorlar. Bir hücre içindeki sıcaklığı değiştirmek için çok zayıf olan ve dolayısıyla hücre kimyasını etkileyemeyen son derece düşük enerji fotonlarının biyolojik etkilere sahip olamayacağı genel olarak kabul edildi. Son araştırmalar bunun nasıl mümkün olduğunu açıkladı. Pall (2013) yazılmış 23 çalışmada, çok sayıda sellüler işlemeyi düzenleyen voltaj kapılı kalsiyum kanallarının neredeyse hemen hemen çok zayıf fotonlar tarafından aktive edildiğini ortaya koymuştur. Pall’ın çalışması, düşük frekanslı osilasyonlu alanların tıbbi cihazlardan alınmasını içeren ‘frekans tıbbında’ bir dönüm noktası oluşturuyor.

Gelelim biorezonansa…
Tüm bunların ışığında biorezonans, maddelerin çevrelerine yaydığı mikro elektromanyetik titreşimlerinin ya da vücudun kendisinden alınan elektromanyetik bilginin tedavi için kullanılmasıdır. Biorezonans aynı zamanda, vücudun toksik yükünü azaltmak için virüs, yiyecek ve kimyasal gibi maddelerin salınımlarını kullanır. Birlikte kullanılan bu teknikler, hastanın vücut işleyişini düzene koyar ve iyileşmesini hızlandırır. Yöntemin doğası gereği biorezonans tedavilerinde kullanılan teknoloji de etkinlik üzerinde birinci derecede belirleyicidir.

Bildiğimiz gibi, doğada her madde enerji kitlesinden oluşur. Her enerji kitlesi veya her madde çevreye enerji ışınlar. Buna biofoton denir (Fritz-Albert Popp, 1980). Bu biofotonların maddeden maddeye göre değişen belli bir titreşim örneği vardır (Fizik Nobel Armağanı 1929, Luis Victor Prince de Broglie). Hiçbir maddenin titreşim örneği bir başka maddenin titreşim örneğine benzemez. Bu doğada bulunan her maddenin belli bir titreşim kodu olduğunu gösterir (Fizik Nobel Armağanı 1965, R. P. Freynmann, J. Schwinger, S. Tomonaga).

Hücrelerin bilgi alışverişi bilinen metotlar (hormonlar vs.) yanı sıra biyofiziksel anlamda, yani titreşim yolu ile olur. Patolojik salınımlar her hastanın vücudunda normal salınımların yanında aktiftir. Biorezonans tedavisinin amacı, patolojik olanları elemek ve fizyolojik olanları güçlendirmektir. Biorezonans, dokuların, vücut sıvılarının sudaki bilgilerini değerlendirerek çalışır, olduğu gibi tedavi etmez. Aslında, temel ilkelerinden biri, inversiyon tedavisinin bir ayna görüntüsü dalga formu kullanmasıdır. Bunun amacı sağlıksız salınımı nötrleştirmektir ve gücünü azaltmaktır. Tekrarlanan tedaviler sonunda patolojik bilgileri ortadan kaldırır. Bu özellikle bağışıklık sistemi tehlikede olan hastalar için yararlıdır. Çünkü patojen sinyaline karşı vücudun bağışıklık tepkisine dayalı değildir.

Vücuda giren herhangi bir toksin (bir vürüs, bakteri, küf, mantar ya da kimyasal) rahatsız edici frekans desenlerine sahiptir. Bu da kendisini çevreleyen doku rezonansını değiştirir. Sonuç olarak, vücudun kendi kendini düzenleme fonksiyonunu bozmasına neden olur. Hayatımız boyunca, çok sayıda toksin ve stres ile karşılaşmaktayız ve çoğu zaman bunlarla başa çıkmaya çalışırız.

Stresörler

• Biyolojik (bakteriler, virüsler, aşılar, gıda)
• Kimyasal (gıda katkı maddeleri, amalgam, pestisitler)
• Fiziksel (radyasyon – Nükleer, X-ray, telefonlar, TV vb)
• Duygusal (değişiklikler, hormonal denge)

Zamanla inşa ettiğimiz şey toksinlerin kümülatif etkisidir. Yani örneğin; buğday alerjisi olan bir kişi polen mevsimi zamanında saman nezlesinden muzdarip olabilir. Bunun altında yatan neden ya da en büyük toksik stres buğdaydır. Polenler eklenen birer strestir ve buğday alerjisi yok edildikten sonra, artık problem de olmayabilir.

Biorezonans’ın kullanım alanları

Biorezonans tedavisi alerjiden kansere kadar tüm hastalık gruplarında rahatlıkla kullanılabilinir. Acil ve cerrahi müdahale gerektiren durumların haricinde etkili bir tamamlayıcı tedavi metodudur. Aynı zamanda konvansiyonel tıpla beraber entegratif bir tedavi metodu olarak da kombine edilebilinir. Kombinasyonda konvansiyonel tedaviyi bozmamakla beraber etkinliğini artırabilir. Hiçbir zararı ve yan etkisi yoktur. Her yaşta güvenli bir şekilde kullanılabilen bir metottur.

Son 30 yılda, çeşitli sağlık durumlarında biorezonans terapisi uygulanmasının etkinliği ve güvenliğine ilişkin gittikçe artan sayıda kanıt ortaya çıkmıştır. BRT’nin güçlü yanları arasında; çeşitliliği (organik, fonksiyonel, akut ve kronik çok sayıda rahatsızlık BRT ile tedavi edilebilmektedir), yan etkilerinin olmayışı (tasarlandığı şekilde kullanıldığında), tam anlamıyla bireye özel bir tedavi yaklaşımı ve hastanın genel sağlık durumunu iyileştirme potansiyeli, dolayısıyla da hastanın yaşam tarzını düzeltme, destekleme ve geliştirme potansiyeli yer alır.