Medical News Dergisi – Tarih:05.06.2015
.

Son dönemde yaygınlığı giderek artan, gücünü doğadan ve teknolojiden alan bir tedavi metodu var: Biorezonans. Bu alanda ün yapan Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin mezun ettiği hekimlerden Dr. Sinan Akkurt’a A’dan Z’ye biorezonansı sorduk…

Tamamlayıcı tıbbın en ileri teknolojik boyutu olarak tanımladığınız biorezonans tedavisi nasıl uygulanıyor? Nasıl fayda sağlıyor?

Biorezonans metodu, temelde insan vücudundaki tüm doku, organ ve hücreler kendiliklerinden, doğal olarak yaydıkları elektromanyetik frekansları esas alıyor. Bir televizyonun yaydığı dalganın şiddeti 5 GHz ise, organlarımız, hücrelerimiz ve dokularımızın frekansları bunun 100’de 1’i kadar olabilir. Ama sonuçta her insanın bünyesinde kendine özgü aralıklarda yayılan bir frekans vardır. İşin teknolojisi tam da burada: Biorezonans cihazı ile hastalıklı bölgenin frekans kodlarını anlayabiliyor; kaç Hz, hangi aralıkta bunları ölçümleyebiliyor ve hastalıklı dokuya (örneğin tümöre) yaydığının tam aksi yönde anti-frekans vererek nötrleşmesini sağlayabiliyor ve tedaviye ciddi katkıda bulunabiliyoruz. Bu yöntemle kanserden alerjiye, migrenden romatizmaya, reflüden fazla kilolara, miyomdan depresyona 400’den fazla hastalığın tedavisinde yardımcı tıp metodu olarak yararlanılabiliyor. Tamamen doğal frekans verilerinin esas alınması, herhangi bir kimyasal uygulaması yapılmaması nedeniyle yan etkisi de yok. Dolayısıyla bebekler, hamileler bile yararlanabiliyor.

Bu yöntemle nasıl tanıştınız?

Zaten doğal tıbbın birçok dalına ilişkin yurtiçi ve yurtdışında eğitimler alıyordum. Modern tıbbın yanında doğal ve tamamlayıcı yöntemlerin de katkısına inanan bir hekimdim. Biorezonansı da merak edip araştırmaya başladığım sırada annem ve 32 haftalık hamile kız kardeşim artarda kansere yakalandı. Biorezonans tedavisini ilk olarak onlara uyguladım. Tabi ki kemoterapi, radyoterapi de alıyorlardı. Biorezonansın kemoterapi ve radyoterapinin yan etkilerinin azaltılıp etkinliğinin artırılmasına ve iyileşme süreçlerine katkısını ilk olarak onlarda gözlemledim. Şu anda her ikisi de sağlıklı. Daha sonra bu alanda ilerlemeye ve daha fazla hastaya umut olmaya karar verdim, kamu görevimden ayrıldım ve önce Manisa, sonra İzmir, son olarak da İstanbul’da hizmet vermeye başladım. Şimdiye dek 200’den fazla kanser hastası ile onların hayatlarına çeşitli boyutlarda katkılar sağladığımız çalışmalarımız oldu. Bu çalışmalar biorezonansın anavatanı olarak bilinen Almanya’da da ilgi çekti ve 2011 yılından bu yana Uluslararası Biorezonans Kongresi’ne konuşmacı olarak davet alıyorum. İlk sunum başlığım organizatör tarafından şöyle belirlenmişti: İlerlemiş Kanser Hastalıklarında Bicom Biorezonans ile Cesaretli Tedavi. Sonraki yıllarda epilepsi, migren, akciğer kanseri üzerine vaka örneklerimi ve tedavi yaklaşımlarımı tüm dünya hekimleri ile paylaştım. Türkiye’nin yanı sıra farklı ülkelerden de hastalarım oldu. Son olarak 2015’te halk arasında hacamat olarak bilinen kupa tedavisi ile biorezonansı bir arada kullanmaya başladığım yeni bir yaklaşımı anlattım.

Biorezonans ile tedavi süreci nasıl?

Biorezonans tedavisine muayene ve anamnez ile başlıyoruz. Hasta hangi şikayetle gelmiş olursa olsun öncelikle mutlaka kan alıyoruz ve hem genetik kaynaklı, hem de çevresel faktörlerden kaynaklı hastalıkları araştırıyoruz. Aldığımız kan örneğinde 6400 maddenin taramasını yapıyoruz. Alerjenler, virüs, bakteri, parazit, ağır metal kimyasal maddeler, çene toksinleri, gıda katkıları, kanser hücreleri de dahil olmak üzere kapsamlı bir araştırma yapıyoruz. Bu saydıklarımızın kanda frekans kodları var mı, diye bakıyoruz. Varsa mutlaka o hastalık da var demektir. Ardından ortaya çıkan tabloya ve tamamen kişiye özgü olarak tedavi planı uyguluyoruz. Bu tedaviyi hem şikayet olan rahatsızlık için uyguluyoruz; hem de eş anlı olarak sebebiyet veren, tetikleyen alerjileri de temizliyoruz. Alerjiler bağışıklık sistemini yorar ve tüm hastalıklar da bağışıklık sistemi güçlü olmadığından ortaya çıkar. Bu nedenle alerjilerin temizliğine büyük önem veriyoruz.