Kanser hastalığında önemli bir destekleyici tedavi yaklaşımı sunan biorezonansın nasıl uygulandığını şimdi ayrıntılı olarak sizlerle paylaşmak istiyorum..
1) Vücudu etkileyen dengesini bozan blokajları ortadan kaldırmak. Apoptozis mekanizmasını engelleyen patojenleri temizlemek amaçlanır. Hastayı tedaviye hazır hale getirmek için çalışılır.

2) Bağışıklık sistem desteği vermek. Kanser vücudumuzun bağışıklık zafiyeti nedeniyle ortaya çıkan bir hastalıktır. Yapılan araştırmalarda (Giesing, Recklinghausen, bak. Lahodny), kanser hastası hangi metotla tedavi görürse görsün, lenf ve damar sisteminde sirküle eden kanser hücreleri mutlaka mevcut olmaktadır. Bu mikro metastazların hangi kanser hastasında makro metastaz gelişimi göstereceği, kanser hastasının immünolojik durumuna bağlıdır. Dolayısıyla amaç kanser hücrelerini yok etmekten önce bağışıklık sistemimizi güçlendirmek olmalıdır. Çünkü kanser sadece buzdağının su üstünde kalan kısmıdır. Bizim fark etmediğimiz buzdağının altında kalan kısımla bağışıklık sistemi elemanları her an her saniye mücadele etmeye devam etmektedir. Dolayısıyla vücuttaki görmediğimiz bilemediğimiz problemlere karşı bağışıklık sistemimizi her saniye güçlü tutabilmek en önemli tedavi olacaktır.

3) Detoksifikasyon. Gün içinde vücudumuzda birçok reaksiyon olmaktadır. Ve bunun sonucunda da ciddi miktarda atık ve toksin ortaya çıkmaktadır. Kanserli hastalarda bu çok daha fazla artmaktadır.

Hele hele kemoterapi ve/veya radyoterapi alan hastaların vücudunda toksin madde birikimi çok daha fazla arttığı için bu hastalar klasik tıp tedavilerine bile devam edemez hale gelmektedir. Biorezonans metodu atılım organlarına destek vererek detoksifikasyonu hızlandırabilmektedir. Bu da hastanın tedavisine ciddi katkı sağladığı gibi kemoterapi ve radyoterapi gibi tedavilerin etkinliğini artırmaktadır.

4) Asit-Baz dengesinin sağlanması. Detoksifikasyon programlarından hemen sonra en az 6 aylık bir beslenme planı önerilir. Bu beslenme planında asitli yiyecek ve içeceklerden uzak durmalı, alkali besinlere ağırlık verilmelidir. Vitamin ve özellikle Vitamin C uygulanmalıdır. Sodyum bikarbonat vücuttaki pH yı yükselterek asitleşmesini engellemek için verilmelidir. pH 7,0 nin altında T- lenfositlerin tümör hücrelerini öldürmediği ve ‘Naturel Killer’ hücrelerin de etkisiz olduğu tespit edilmiştir. Asit, immün sistemini etkisiz hale getirdiği için mutlaka beslenme planında baz içeren besinlerin ağırlıklı olmasına dikkat edilmelidir.

5) Kanserli hücrenin ters frekansının verilmesi. Biraz önce yukarıda bahsettiğimiz gibi hücreler arası iletişim biofotonlar ile olur. Hücrelerin bilgi alışverişi bilinen metotlar (hormonlar vs.) yanı sıra biofiziksel anlamda, yani titreşim yolu ile olur. Biorezonans metodunda vücuda yabancı olan kanser hücrelerinin biofiziksel bilgileri (bu hücreler kan testi ile tespit edilir veya hastanın patolojik preparatı kullanılır) biorezonans cihazına aktarılır ve faz kaydırması ile modüle edilir, güçlendirilir, uygun frekans aralığında hastaya geri aktarılır. Faz kaydırması aslında bir nevi kanserli hücrenin frekansının tersinin üretilmesi olduğundan hastaya verilen modüle edilmiş kanser frekansları hastadaki kanser hücrelerinin biofiziksel frekanslarını nötrleştirir. Bu kanser hücrelerinin etkisini kaybetmesini aynı zamanda da bu hücrelerin bağışıklık sistemi tarafından da tanınmasını sağlar. Bu konuda kullanılan cihazlar biofeedback sistemleri olarak ele alınmaktadır (Arbanowski ve Nedeljkovic, 2000).

6) Psikolojik destek. Bardak modelinde olduğu gibi hastalığı tetikleyen nedenler arasında yaşanmış bir travma bir şok genelde vardır. Aynı zamanda kanser hastaları, hastalığın verdiği kaygıdan dolayı da psikolojik açıdan çökmüş kişilerdir. Dolayısıyla bu hastalara psikolojik destek mutlaka verilmelidir. Bu destek iki şekilde yapılmaktadır: Birincisi; yine kişinin serotonin düzeylerini artırıcı anksiyolitik tedavi frekanslarıyla hastanın desteklenmesidir. Diğeri ise; Hamer metodu denilen metot ile hastanın yaşamış olduğu şok, travma veya kronik üzüntünün biofiziksel bağlantısını kesmeye dayalı tedavidir. Kanser oluşumu ile ilgili Avusturyalı doktor Geerd Ryke Hamer bilimsel tıp camiasında henüz kabul görmemiş bir hipotezi tartışılmaktadır. Teorileri ‘Neue Germanische Medizin (NGM)‘ adı altında holistik tıp anlayışı çerçevesinde yayılmaktadır. Dr. Hamer’in hipotezi, kanser hastalığının oluşumunda esasen kişinin çözemediği ve düşünceleri ile ‘takılı’ kaldığı psikolojik sorunun/sorunların var olması, çok önemli rol oynamaktadır. Dr. Hamer kendi kanser hastalarında, kanser türü ne olursa olsun, beyin MR‘larında ‘Hamer fokus/foki’ olarak adlandırdığı ve beyinin çeşitli ve farklı bölgelerinde dansite farkından ötürü görülebilen bölgeler tespit etmiş ve ispatlamıştır. Hatta, kanser türüne göre bu bölgeleri kategorize etmiştir. Bundan yola çıkarak, hastaların bu gibi sorunlarını araştırmak ve psikolojik destek vererek hastalığı pozitif yönden etkilemek mümkündür.

Ayrıca biorezonans cihazı ile beyindeki bu bölgeleri tespit etmek ve tedavisine yönelmek mümkündür.

Yukarıdaki tedavi şekilleri sırasıyla her hastaya haftada iki defa uygulanır. Bu hastaların takibi klasik tıp metotları ve biorezonans test sistemi ile olur. Tedavilerden sonuç aldıktan sonra stabilizasyon tedavileri uygulanarak hasta üç ayda bir takibe alınır. Hastaya ortomoleküler maddeler de tavsiye edilir.