Günümüzün şehirli insanlarının en önemli sorunlarından biri yetersiz ve ayaküstü fastfood beslenmedir. Yoğunluk nedeniyle ertelenen ev yemekleri, hızlıca geçiştirilen öğünler, medet umulan paketli gıdalar ya da daha lezzetli olduğu düşünülen işlenmiş ürünler.

Tüm bunlar dört bir yanımızı sarmış gerçekler. Bilinçsizce ve farkında olmadan yiyoruz. Sonra da gelsin diyabet, gelsin kısırlık, gelsin obezite, kalp damar hastalıkları… Unutmayın, ne yersek oyuz! Ve yediklerimizin sağlığımız üzerinde büyük ölçüde belirleyici etkisi bulunuyor.

Öte yandan bir süpermarkete gidip aldığınız bir sebzenin kokusunu, meyvenin tadını da tam anlamıyoruz. Doğal beslenmede her şeyin aynı boy ve ölçüde olması mümkün değildir; hiçbir doğal olan şey mükemmel görünmez kimisinde çürük vardır, kimisinin boyu kısa, kimisi kurtludur. Bunlar yoksa, meyvenin tadını, sebzenin kokusu alamıyorsak, evde yemek yapmamızın da pek bir önemi kalmaz.

Organik beslenme dediğimizde biraz daha maliyetli ve belirli kesimin ulaşabileceği bir beslenme akla gelir. Organik ürün dediğimiz gıdalar doğada kendi halinde yetişen, dışarıdan bir müdahalede bulunulmayan gıdalardır. Yıllar öncesinde organik ifadesi bile kullanılmazdı çünkü o zamanlarda hormonlar, katkı maddeleri, koruyucular, kimyasal kaplamalar ve renk vericiler yoktu ve o dönemlerde tarlada kendi halinde yetişen her ürün zaten organik olarak yetişiyordu. Tabi sonra bu durum değişti. Tıp geliştikçe, teknoloji geliştikçe, genetik mühendisliğine olan ilgi de arttı. Ürünlerin yapısı ve gelişimi mutasyona uğratıldı. Şimdi ise organik dendiğinde aklımıza  zirai ilaç ve kimyasallar kullanılmadan tarlada yetiştirilen ürünler geliyor. Organik ürünler, hiçbir yapay koruyucu, renk verici, katkı maddeleri kullanılmadan işlenir ve paketlenir.

Şekersiz yazan gıdalarda tatlandırıcılarla tat verilerek, yağsız yazanlarda şeker oranı artırılarak tek yönlü sunulan gıdalara çok aldanır olduk. Sağlıklı olarak alınan ve tüketilen gıdaların hepsi yüzeysel olarak maskelenip masumlaştırılarak bizlere sunulan, gıda olarak satılan zehirlerdir.

Gelin, kendi beslenmemizden sorumlu olalım. Kendi sağlığımız için emek verelim. Organik besinleri baz alan beslenme düzenine,  diğer ifade ile doğal beslenme düzenine dönelim. Doğal tarım yöntemleri yapıldığında sağlığımıza neredeyse hiç, doğaya daha az zarar verilir. Dolayısıyla hem sağlığımız, hem de geleceğimiz için buna mecburuz.  

Doğal beslenmek için sadece belirli gıdalara yönelmek de aslında tam olarak yeterli olmuyor. Kahvaltıdan tutun da akşam yemeğinden atıştırmalıklara kadar tüm besinlerin doğal gıdalar olmasına dikkat etmek gerekir. Büyük süper marketlerden alınan zeytin, peynir ve tereyağı gibi ürünler yerine, doğal olarak üretilen katkısız süzme bal, köy yerinde çıkarılan tereyağı, katkı ürünü kullanılmadan hazırlanan zeytin, evde yapılan yoğurt, kefir gibi fermente ürünler ve bunun gibi doğal ürünler tercih edilmelidir. Ayrıca diğer öğünler için ise katkısız eski usül yapılan tarhana ve doğal kuru fasulye gibi kuru gıdaların da 24 saat suda bekletilip fitat oranının düşürülerek daha sağlıklı ve sindirilebilir olmasını tercih edip bunun   yanı sıra tüm yemeklerde kullanılabilecek ev yapımı salça gibi doğal ürünler tercih edilebilir.

 

Organik ve doğal beslenme ile hayatımızda yapay tatlandırıcılar, koruyucular ve katkı maddeleri olmadığı için vücutta biriken kimyasal ve toksin durumundan en az düzeyde muzdarip olacağız ve bağırsaklardan beyne kadar tüm vücudun savunma sistemi ve dolaşımı işler hale gelecektir. İşlenmeyen ve organik besinler vitamin ve mineral açısından da zengin olduğu için en başta bağışıklık sistemi olmak üzere tüm vücudumuz için ve işleyen tüm sistemler için oldukça faydalıdır.

Doğal beslenme deyince tek düzelikten uzak çeşitli ve rengarenk bir tabak modeli düşünmeliyiz. Her şeyden ziyade mevsiminde bu ay hangi meyve sebzen zamanıysa onunla beslenmektir temel ilke. Bildiğiniz gibi antioksidanların bir sinerjitik etkisi vardır ve sebze meyvelerde bulunan ve onlara rengini veren fitokimyasallar bizim savunma sistemimizi   güçlendirerek bakteri, virüs ve parazitlere karşı bir koruyucu kalkan oluştururlar.

Havaların soğuması ve mevsimin değişmesiyle birlikte metabolizmamız da dışarıdan gelecek saldırılara karşı daha savunmasız hale gelir bu saldırılara karşı önce sabah kahvaltılarını zenginleştirmek ve antioksidanlarla güne kendimizi hazır hale getirmemiz gerekir. Bunun için kahvaltıda organik köy yumurtası gibi eşsiz bir protein kaynağının yanı sıra mevsiminde yetişen maydanoz, roka gibi yeşilliklerle de kombinasyonu sağlayıp sindirimi kolaylaştırmak çok önemlidir.

Peki biz yediğimiz gıdaların organik olduğunu nasıl anlarız? Organik tarım yapılabilmesi için öncelikle çiftçinin organik tarım ve organik gıda sertifikası almış olması gerekir. Organik ürünler alınırken dikkat etmemiz gereken ürünlerin sertifikalarının olup olmamasıdır. Bu sertifika ile çiftçi tüketiciye tarlasında hiçbir şekilde tarım ilacı kullanmadığının teminatını vermektedir. Günümüzde nadir de olsa sadece organik ürünlerin satıldığı ve çiftçinin direk olarak bahçeden aldığı mahsüllere ulaşabileceğimiz  pazar yerleri bulunmaktadır. Buralardan da organik beslenmek için alışveriş yapılabilir. Ancak bu ürünlerin üretim miktarı daha az olduğundan fiyatı diğer modern tarım yapılan besinlerden daha pahalı olarak satılmaktadır. Bu  durumu değiştirmek de bizlerin elindedir. Tüm beslenmemizi organik yollardan sağlayamıyorsak bile mümkün olduğunca her alışveriş sepetine imkanlarımız ölçüsünden ekleyeceğimiz organik ürünlerle bu pazara olan talebi artıracak, dolayısıyla fiyatların inmesini sağlayabileceğiz.  Bedensel ve ruhsal sağlık için, organik beslenmenin bütünsel anlamda faydaları yadsınamaz olduğu için şartlarımızın el verdiği derecede ulaşabildiğimiz besinlerin organik olmasına özen göstererek ileriki yaşlarda hipertansiyon, obezite, kalp ve damar hastalıkları, kanser gibi ciddi metabolik hastalıkların oluşumunu önleyebileceğiz. Unutmayalım ki sağlıklı ve dengeli beslenme ancak doğal beslenme (organik beslenme)  ile mümkündür.